http://www.islam-istanbul.tr.gg


İSLAM İSTANBUL WEB GROUP
İLETİŞİM HATTI
ZİYARETÇİ FORMU
İSLAMİ RADYOLAR
SANAL ALEM - DUA VE KADER
SANAL ALEM - NİYET VE KADER
SANAL ALEM – KADER KÜLLİ VE CÜZZİ İRADE
KURAN - I KERİM FLASH
RADYO MUSLIM NASHEED
İSLAMİ YÖNELİŞ VE KURTULUŞ
KALPLERİN NURU
DİNİ HİKAYELER
REEL TARİH BİLİNCİ
İSLAM VE DÜNYA
İSTANBUL GOOGLE LINK LIST
İSTANBUL WİKİPEDİA POWER
İSTANBUL TRAVEL POWER
İSTANBUL FACEBOOK LIST POWER
ISTANBUL SİLÜETİ VE BATI SiLÜETİ
İSTANBULU SEYRET
İSTANBUL TARİHİ
İSTANBUL EVLİYALARI
İSTANBUL ŞARKILARI
İSTANBUL HABERLERİ
ISTANBUL VE FATİH SULTAN MEHMED
ISTANBUL TRAVEL SPECIAL VIDEO POWER
RADYO İSTANBUL
İSTANBUL VE ŞİİRLER


SANAL  ALEM -  NİYET  VE KADER  
 

Muhlis AYDINLI 

 http://www.irfanmektebi.com 

1.sayı ( ARALIK 2006 ) Sayfa:12-13-14-15


Genel anlamıyla Niyet : 
 

İslâmiyet’in en ziyade ehemmiyet verdiği meselelerden birisi niyettir.

Niyet: Azmetmek, bir şeyi kastetmek,kalben tasdik etmek istemek manalarına gelir.

İlmin üçte biri veya dörtte birini niyetin teşkil ettiğini âlimler söylemektedirler.

Bütün ameller kıymetini niyete göre kazandığı için âlimler eserlerine niyetle ilgili

Hadîslerle başlamayı âdet edinmişlerdir.İbâdetlerin ibâdet olabilmesi için niyete

muhtaç iken bazen niyet tek başına ibâdet olur. 

“Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki,seyyiatı hasenata ve
hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur.
O ruhun ruhu da ihlâstır.Öyleyse, necat, halâs

ancak ihlâsladır.İşte bu hâsiyete binaendir ki
az bir zamanda çok ameller husule gelir.
Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet
bütün lezâiz ve mehâsiniyle kazanılır.

Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür
sevabını kazanır.”

(Mesnevî-i Nûriye, s.58)

 

Bu konu hakkında Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri şöyle demektedir:

“Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür.

Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri
ibâdete çeviren pek acîb bir iksir ve bir mayadır.

Ve kezâ niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı
hayatlı ibâdetlere çeviren bir ruhtur.

Ve kezâ niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı
seyyiata tahvil eder.

Demek, niyet bir ruhtur. O ruhlün ruhu da ihlâstır. Öyleyse
necat, halâs,ancak ihlâsladır.

İşte bu hâsiyete binaendir ki az bir zamanda çok ameller husule gelir.

Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet,bütün lezâiz ve mehâsiniyle kazanılır.

Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.”
(Mesnevî-i Nûriye, s.58)

Demek niyet bir iksir, bir maya, bir ruhtur.

 

KÜLLÎ NİYET :

 

İnsan ‘küllî niyet’ sayesinde daimî zâkir ve şâkir ve âbid olabilir.

Küllî niyet adeta bir komutanın kendi neferlerinin yapmış olduğunu

bütün hizmetleri kendi namına padişahına takdim etmesidir.

Veya bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile padişahın
huzuruna girer.

Ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul ve
büyük adamlardan gelmiş, orada dizilmiş.

Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?
”Birden der: “Ey Seyyidim! Ey padişahım!

Bütün şu kıymetli hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum.

Çünkü sen onlara lâyıksın.Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların
bir mislini sana hediye ederdim.”

İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve halkının sadakat ve hürmetlerindeki
dereceye alâmet olarak

hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî
niyetini ve arzusunu, en büyük bir hediye gibi kabul eder.
 

Aynen bu misaller gibi bütün varlığa zâbitlik eden ve hayvânat ve nebâtâta

kumandanlık yapan

ve yaratılanlara halifelik etmeye müsait olan ve kendi hususî âleminde

kendini herkese vekil telâkki eden insanın,bütün varlığın ibâdetlerini

ve yardım taleplerini

kendi namına Mâbûd-ı Zülcelâl’e takdim etmesidir külli niyet.

Veya âciz bir kul, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der.

Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri

kulluk hediyelerini,

ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum.

Eğer elimden gelseydi,

onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara
hem daha fazlasına lâyıksın.” demektir külli
niyet.
سُبْحَانَكَ وِجَ بَبِامَِليْسِعِن
ةِتَ سَمْبِي جِيحَاِ ع مَِ ت صْنَمُوِ جيعَاعِتِ كَخَ مْ لُوقَاتِكَ
diyerek
 
bütün mevcudatı kendi hesabına söylettirmektir külli niyet.

Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm buyyurdular ki:

“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır.

Öyle ise kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise onun hicreti
Allah ve Resûlünedir.

Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı kadına ise

onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Kütüb-i Sitte, c.16, s.114)

 

“Kader üzerine ince bir mütâlâa”

İnsan kader mahkûmu mudur?

Hem bilmek başka, yapmak başkadır. Yani bilmek, yapmak demek değildir.
Mesela Peygamberimiz

(sav) İstanbul’un fethini müjdelemiştir, bilmiştir.
Ama fetih fiilini Fatih Sultan Mehmed işlediği için

Fâtih ünvanını o almıştır.

İnsan ihtiyar sahibidir. İhtiyar ise, hiçbir dış zorlama
olmadan kişinin kendi inanç ve

kararına göre en uygununu, en iyisini, en doğrusunu seçip ona yönelmesidir.

İhtiyarını kullanan kimseye ‘muhtar’ denir.

Muhtarın manası, iki şeyi inceleyip aralarında bir karşılaştırma yapan

ve iki şeyin gerçekte veya kendince hayırlısını, bir zorlama olmaksızın
irade eden (seçen) kişiyi anlatır.

Herkes ihtiyarını hisseder. Mesela insan,kalbin çalışması, kanın temizlenmesi

hücrelerin büyümesi, çoğalması, ölmesi gibi fiiller ile; yemek, içmek, konuşmak

yürümek gibi fiillerini mukayese etse, ızdırârî ve ihtiyarî fiilleri farkeder ve
kendi ihtiyarını hisseder.

 

Risâle-i Nûr külliyatından Kader Risâlesi

Kader üzerine ince bir mütâlâa
 insan kader mahkumu mudur

Ahmed YAVUZ si’nde (26.Söz, Tılsımlar Mecmûası) “Kader,ilim
nev’indendir. İlim, ma’luma tabi’dir.

Ya’ni nasıl olacak öyle taalluk ediyor. Yoksa malum ilme tabi’ değildir” denilir. “Kader

ilim nev’indendir” ifadesinde, kaderin bilmek/bilgi olduğunu;

yapmakta, yaratmakta,icatta esas olmadığını anlıyoruz. 

Sonraki “İlim, maluma tabi’dir” cümlesi ise, bilmek ve bilgi olan
kaderin,ma’lumla ilişkisini

nazara veriyor. Şöyle ki; İlim, bilmek/bilgi manasına gelir. Malûm ise bilinen
manasına gelir. Madem,“İrâde-i Külliye-i İlâhiye, İrâde-i Cüziye’’ye nâzırdır.
Yani Allah (c.c.), abdin ef’âl-i

ihtiyariyesini (seçme hürriyetini) irade ve icad için, kendi iradesine basit
bir şart ve sebep kılmıştır.

Demek insanlar, itibari olan ihtiyari fiillerini nasıl işleyeceklerse
Cenâb-ı Hak ezelde öyle bilmiş ve takdir etmiştir.

O halde malum (seçme hürriyeti) nasıl bir keyfiyet üzre olursa, ilim onu bilir.

Yani işlediğimiz bütün itibari olan ihtiyari fiilleri Cenâb-ı Hakk’ın
ezeli ilmiyle bilmesi, ilim;

işlediğimiz itibari fiiller ise, malumdur.

Madem Cenâb-ı Hak olacak şeylerri, olacağından dolayı biliyor.

Bu durumda bizim ihtiyarımızdan neşet eden isteğe bağlı fiillerimiz
olacak ki bizim hakkımızda

sevap ve ikab tahakkuk etsin. Mesela Astrronomiye vâkıf bir zât

gelecek falan gün ve dakikada güneş veya ay tutulacak, diye şimdiden
haber verir.

Fakat ay ve güneş, bu zâtın, bu sûretle bilmesinden dolayı tutulmaz.

Belki ay ve güneşin tutulması, bu zâtın bilgisine sebeptir.

Aynen bunun gibi Cenâb-ı Hakk’ın bizden sudur eden itibari olan ihtiyari
ef’âlimizi bilmesi

bizi o fiile zorlamaz. Çünkü ilim, yaratmada müessir ve esas değildir.

Demek ki, Cenâb-ı Hak geçmişi, geleceği ve şimdiki zamanı bir anda
kucaklayan ilmiyle

bizim ihtiyarımızla yaptığımız, yapmakta olduğumuz ve yapacağımız
fiilleri, ezelden bilir.

Yani Cenâb-ı Hak olacak şeyleri olacağından dolayı bilir.

Yoksa bildiği için o şeyler vücuda gelmez.

Cenâb-ı Hak bir şey hakkında kulum böyle böyle yapacak diye

yazmıştır. Yoksa şöyle şöyle yapsın diye yazmamıştır.

Gerçi, işin aslında itibari irademiz (seçme hürriyetimiz) de
Cenâb-ı Hakk’ın elindedir.

İsteseydi, bize irademizi de kullandırmazdı zira meşiet-i ilahiye
esasdır.

Cenâb-ı Hak dilemezse hiçbir şey olmaz. Ancak şu dünya bir
imtihan olduğu için

bizim irademize Cenâb-ı Hak karışmıyor, bizi serbest bırakmış. 

BİLMEK BAŞKA,YAPMAK BAŞKADIR 

“Mâlûm ilme tâbi değildir” cümlesinde verilen ders ise, malum
(kulların itibari fiil ve amelleri) kaderde öyle yazıldığı için oluyor
demek değildir.

Çünkü ilm-i ilâhînin bir ünvanı olan kader, bizim iradi fiillerimizle
müessir değildir.

Yani ilim sıfatı, bizim fiillerimizi icad etmez ve hâdiseleri meydana
getirmez.

Belki varlıkları ve hâdiseleri bilmek, ilim olur. Hem bilmek başka
yapmak başkadır.

Yani bilmek, yapmak demek değildir.

Mesela Peygamberimiz (sav) İstanbul’un fethini müjdelemiştir, bilmiştir.

Ama fetih fiili Fatih Sultan Mehmed’e müyesser olduğu için, Fâtih ünvanını o almıştır.

Demek ki fâil olmak için,o olayı bilmek yetmiyor bilâkis iradesiyle o fiili tercih etmek

eyleme dökmek gerekiyor.

Demek ki bilip-yazmak, kimseyi bir işi yapmaya zorlamaz ve
o fiil üzerinde zorlayıcı bir etki oluşturmaz.
Mesela biz mektup yazmayı biliyoruz.
Fakat bilmemiz, mektubu vücuda getirmiyor.

Hulâsa olarak, biz ma’lumu, kadere isnad edersek; ilim nevinden olan
kadere,yapmak, yaratmak manasını yükleriz ki bu, kudretin eseridir.
Bu da ilmin esası değildir.

Demek bizim hakkımızdaki takdir, ilim nev’indendir. İlim de yaratmada, yapmada

esas ve müessir olmadığından bizim itibari olan ihtiyari fiillerimize tesir etmez.

Allah (c.c.), insanın amellerini ve fiillerini bilir,ama ihtiyarını sarf eden ve onları
işleyen insandır. Sevab da, günah da ona âittir.

 


SANAL  ALEM -  NİYET  VE KADER  
 



Bugün 1 ziyaretçi (17 klik) kişi burdaydı!




Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol